Dünyamız rengarenk. Her gün yüzlerce renk görüyor, rengarenk yaşıyoruz. Şimdi tüm o renklerin birden gri olduğunu düşünün. Yalnızca gri.

Neil Harbisson doğuştan tam renk körü. Yaygın olarak bilinen ve birkaç rengi ayırt etmede sıkıntı çekilen renk körlüğünün aksine anopia adı verilen bu hastalığa sahip insanlar hiçbir rengi seçemiyor ve dünyayı tamamen gri olarak görüyor. İspanya’nın Katalonya bölgesinde bir sahil şehrinde büyüyen Neil Harbisson, 2004 yılında artık bu şekilde yaşamak istemediğine karar verir ve bir çözüm arayışına girer. Böylelikle kendisini karanlık dünyasından kurtaracak ve dünyanın ilk sayborgu olma özelliğini de kendisine kazandıracak olan fikrin ilk adımı atılır.

Neil Harbisson, İngiltere’de Dartington Sanat Kolejinde deneysel müzik besteleyiciliği bölümü öğrencisi iken sorununa çözüm olacak bir fikir buldu. Bilgisayar bilimci Adam Montandon ile birlikte, bitirme tezi olarak hazırladığı, bir çift kulaklık ve 5 kilogramlık bir bilgisayara bağlı olan bir antenden oluşan “eyeborg”u geliştirdi. Antenin ucunda bir kamera vardı ve bu kamera her rengi Neil’in dinleyebileceği 360 farklı sese çeviriyordu. Neil artık renkleri dinlemeye başlayacaktı.

neil-harbisson-charged-3

Harbisson’un gördüğü her rengin sesini dinlemesinden kaynaklanan baş ağrılarının geçmesi 5 hafta, renklerin tamamının sesini çözmesi ise 5 ayını almış. Artık bir rengin sesini duyduğunda bu hangi renkti diye düşünmüyor. Renkler ve sesler onun için birbirine bağlanmış ve yeni bir duyu halini almış vaziyette. Onun için artık bir markete ya da resim sergisine gitmek, bir konsere gitmek halini almış. Kendisi bunu şu şekilde açıklıyor: “Bir sanat eserine baktığımda ressamlar benim için besteciler oluyor. Picasso ya da Andy Warhol’un farklı notaları nasıl kullandıklarını anlıyorum. Bakın burada keskin bir Fa notası var. Farklı notalar ve bir çok sessizlik hakim. Çünkü siyahın sesi yoktur, o bir es.  Evet bu resim oldukça müzikal.”

Harbisson için cihazı daha işlevsel bir hale getirmek de oldukça önemliydi. İlk olarak 5 kilogram olan bilgisayarı kıyafetlerinin içine kayışla tutturabileceği 1 kilogramlık bir bilgisayar haline getirdi. Ancak hala cihaz vücudunun bir parçası değildi. Üçüncü ve son aşama ise onu sayborg yapan aşama olacaktı. Bilgisayarın işlevini yerine getirecek yazılıma sahip bir çip derisinin altına yerleştirildi. Renkleri duymasını sağlayan anten ise doğrudan kafatasına monte edildi ve 1 ay içerisinde anten ile kafatası tamamen kaynaştı. Neil, şuan renklerin seslerini kulağından değil kemikleri aracılığıyla algılıyor. Cihazı vücudunun bir parçası olarak gördüğünü ise şu sözlerle dile getiriyor: “Hiçbir ağırlık veya baskı hissetmiyorum. Anteni kavradıktan sonra sanki vücudumun yeni bir uzvuna, burnuma veya parmağıma dokunuyormuşum gibi hissediyorum.”

l_eyeborg

Neil şuanda dünyanın resmen tanınmış ilk sayborgu olma özelliğine de sahip. İngiltere, Neil Harbisson’un antenin onun vücudunun bir parçası olduğunu kabul etti ve resmi belgelerde antenli fotoğraflarını kullanabilmesine izin verdi.

İnsan gözünün görebildiği tüm renkleri ayırt edebilen Harbisson, şuan kızılötesi ve ultraviyole ışımaların renklerini de ayırt edebiliyor. Kendi eksikliğini gidermesinin yanında, normal bir insanın kapasitesinin de üzerine çıkan Harbisson, teknoloji ile insan duyularının geliştirilebileceğine inanarak arkadaşı Moon Ribas ile Sayborg Vakfı’nı kurdu. Neil Harbisson bu vakıf ile vücudun içinde teknoloji fikrinin normalleşmesini amaçlıyor. Kendisinin sayborgluğa atılan ilk adım olduğunu düşünerek insanları duyularını geliştirmeye davet ediyor.

Peki ya siz, bir duyunuzu geliştirmek isteseniz bu hangisi olurdu?

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here